Vanlı Yusuf, Kandil Dağı’ndaki terör örgütü kampında iki yıllık siyasi-askeri eğitimden sonra Metropollerde büyük çaplı bombalama ve intihar eylemleri yapmak üzere, kaçak yollardan ülkeye giriş yapmıştı. Otobüsle İstanbul’a gelirken yüreği korku ve heyecandan güvercin kalbi gibi pır pır atıyordu. Gerçi üzerinde sahte bir kimlik vardı ama yine de “yakalanırım” endişesi ile gözüne uyku girmedi. Şoförden daha çok yola dikkat ediyor, otobüs her yavaşladığında bir çevirme ya da kontrol var mı diye gözü yola dikkat kesiliyordu. Nihayet Esenler Otogar’ına gelmişti. Kendisine verilen şifreli nottan araması gereken kuryeyi aradı ve “peynir lazım” dedi. Peynir dediği A 4 patlayıcı madde idi. Kurye: “peyniri bidona bastım, iki gün sonra getireceğim” dedi ve telefonu kapattı. Yusuf, polis tarafından yakalanmamak için ortada fazla görünmemeliydi. Bunun için bir an önce sahte kimlikle kalacağı küçük otelin yolunu tuttu. Gözünü kin ve nefret bürümüş, etrafındaki cıvıl cıvıl neşeli insan seslerini duymuyordu bile. Özgürlüğe kavuşacağını sanarak dağlara çıkmıştı ama şimdi tam bir robot haline gelmişti. O kadar ki, yaşaması bile kendi elinde değildi. Otel odasında yorgun başını yastığa koyduğunda yıllar önce babasının ölüm döşeğinde: “Oğlum! Bir gün bu vatana ihanet etmek istersen Çanakkaleye’ git! Orada yatan dedenin kabrini bul, ondan sonra ne yapacaksan yap!” sözünü hatırladı. Belli ki babası, Yusuf’un arkadaş çevresi ve hareketlerinden bir gün dağa çıkabileceğini hissetmişti. Yusuf’un basası, vatanını, milletini canından aziz bilen tam bir vatansever idi. Ama Yusuf; “Kürtler, Türkler tarafından yok edilmeye çalışılıyor” yalanı ile kandırılmış ve beyni yıkanmıştı. Yine de babasının bu sözü kulağında çınlıyordu. Aniden karar verdi. Sabah ilk işi Çanakkale’ye giderek babasının vasiyetini yerine getirmek olacaktı. Nasıl olsa eylem gününe daha iki gün vardı. Sabah’ın ilk ışıkları ile uyandı ve tekrar otogarın yolunu tuttu. Çanakkale’ye gitmekte olan otobüse bindi. Otobüsteki yolcuların yarısından çoğu turist idi. Yabancılar Çanakkale’yi bizden daha çok merak ediyorlardı. Nihayet otobüs Çanakkale’ye geldi ve turistler için önceden ayarlanan rehber eşliğinde Gelibolu Yarımadası’nı gezmeye başladılar. Yusuf, turist gruptan koptu ve Şehitliği yalnız olarak dolaşmaya başladı. Şehitlik Abidesi’ne geldiğinde içini bam başka bir his kaplamıştı. Sanki başka bir alemdeydi. İsimleri ve memleketleri yazılan şehit kabirlerine bakıyordu. Mardinli, Diyarbakırlı, Vanlı şehit isimlerini görünce iyice şaşırdı. Babasının vasiyeti üzerine Ahmet Dedesi’nin kabrini aramaya başladı. Sıra sıra yatan kabirlere teker teker bakıp geçiyordu. Az ilerde garip kıyafetli, burma bıyıklı bir rehber gördü. Rehber’in yanına doğru gitti ve “Dedemin kabrini arıyorum yardımcı olur musunuz?” dedi. Garip kıyafetli burma bıyıklı rehber: “ Sen nerelisin evladım” dedi. Yusuf başını öne eğerek: “Vanlı’yım” dedi. “Van ha! Demek sen Vanlı Ahmet’in torunusun.” Yusuf şaşkın: “Siz dedemi biliyor musunuz? Kabri nerededir?” dedi. Rehber: “ Gel benimle” diyerek şehitliğin orta noktasına doğru yürümeye başladı. Yusuf da arkasından heyecanla gizemli rehberi takip ediyordu. Rehber bir yandan yürüyor bir yandan da Vanlı Mustafa oğlu Ahmet’in hikâyesini anlatıyordu: “ Yiğit adammış Vanlı Ahmet… Gözü pek kara bir delikanlıymış. 18 Mart Deniz Savaşı sırasında, Rumeli Mecidiye Tabyasında ayakta kalan tek topun mermi kaldırma vinci bozulmuş. Koca Seyit 276 kiloluk mermiyi sırtlayıp namlunun ucuna sürerken Vanlı Ahmet’te ona yardım edip dua okuyormuş. Molla bir insanmış Vanlı Ahmet…Kalbi imanlı…Başı dumanlı…Ağzı dualı… Gözü yaşlı… Ha işte bak kabri de bu…O gün bu gün de göz yaşları hiç dinmemiş, bütün şehitler gülerken o hala ağlıyormuş…” Yusuf, rehberin anlattıklarını şaşkınlıkla dinlerken “neden ağlıyormuş?” diye sormadan edemez. Rehber elini Yusuf’un omzuna atar, gözlerinin içine bakarak hisli konuşur : “ Çünkü, 276 kiloluk mermiyi kaldıran Koca Seyit’in, Vanlı Ahmet’in uyuşuk torunları, üzerlerindeki 276 gramlık yorganı kaldırıp atamıyorlar da onun için. Şuraya bak, ülkeyi kurtarmak için Türk’ü, Kürt’ü ile şehit düşerek yan yana, omuz omuza yatan şu şehitlerin torunları şimdi ülkeyi nasıl böleriz diye planlar yapıyor. ‘Çanakkale geçilmez!’ dedik ama ne acıdır ki düşman, topla tüfekle geçemediği Çanakkale’yi duygu düşüncesiyle geçmiş ve şimdi vatan evlatlarını bir birlerine kırdırıyor. Vatanı kurtarmak için şehit olan Vanlı Ahmet’in torunu şimdi vatanı bölmek için ölecek öyle mi? Vaaay..! Vaaay..! Vaaay..! 276 değil, 500 kilo top mermisini kaldırırım ama vatan evladının vatanına ihanetini asla kaldıramam! Kahve köşelerinde okeye dönen millet ne zaman özüne dönecek! ” Başı önünde büyük bir mahcubiyetle gizemli rehberi dinleyen Yusuf, başını kaldırdığında etrafta kimsenin olmadığını gördü. Belli ki bir şehidin ruhu temessül etmiş ve yanlış yolda olan Yusuf’a adeta “Dur Yolcu!” diyerek sırra kadem basmıştı. Yusuf, şaşkınlıktan küçük dilini yuttu ve ne diyeceğini bilemez hale geldi. Korku ve dehşet içinde dedesi Vanlı Ahmet’in kabri başına yığılır gibi düştü. Artık her şeyi anlamıştı. Tüm günahlarını yıkayacak olan gözyaşlarını bırakıverdi… Gökyüzü, Yusuf’un pişmanlığına sevinmiş gibi gürledi ve o da daha fazla dayanamayarak ve göz yaşlarını bırakıverdi. Yağmurdan sırıl sıklam ıslanmış Yusuf, hıçkırıktan bir beste tutturmuştu adeta…Bir müddet sonra ancak kendine gelebildi ve dedesine hitaben: “ Sana söz! Bir daha seni ağlatmayacağım! Artık gülebilirsin!” diyerek ağır ağır kabirden uzaklaştı. Yusuf, ruhunda bin bir pişmanlık ile Polise teslim olmaya gitmekte iken karşısına çıkan manzara ile iyice sarsıldı. Gözlerine inanamadı. Aman Allah’ım! O da ne? Az önce Rehber sandığı burma bıyıklı; gizemli adam şimdi karşısında bir anıt gibi durmaktaydı. Kızıl rüzgarın tesiriyle ülkeyi kasıp kavuran terör dalgasından korumak için adeta dalgakıran gibi ayakta duran bir anıt…Sırtında top mermisi; şahin bakışlı; neredeyse yerinden ok gibi fırlayıp gelecek gibi duran Çanakkale Kahramanı Havranlı Kocaseyit’in Anıtı… Yusuf, Kocaseyit ile konuşuyormuş gibi anıta döndü, gırtlağında düğümlenen kelimeleri göz yaşları içerisinde söylemeye çalıştı: “ Hey gidi Kocaseyit Hey! ‘Özüne dön’ demiştin, dönüyorum işte… Hem öyle bir dönüş ki, . Ölüm Orucu’ndan Ramazan Orucu’na…Kandil Dağı’ndan Kandil Gecelerine…” Ufukta batan güneş Yusuf’un gönlüne doğmuş ve onun karanlık dünyasını aydınlığa çevirmişti. Yeni bir hayata merhaba demek üzere yola koyulan Yusuf, ölümden sonra diriliş yaşamış gibi sevinç içindeydi. |